Biamag Cumartesi Yorumluyor

Kayhan Berkin’in Peter Handke’nin metninden uyarlayıp yönettiği “Seyirciye Sövgü” oyun başlamadan kafanızda kurduğunuz tahminleri sıfırlıyor. İnteraktif değil ama bir şekilde birebir ilişki kuruyor, hakaret etmiyor ama rahatınızı bozuyor.

Her şey başlarken, “Yeteri kadar oturduğunuz yerden sahnede olup bitenleri izlediniz, güldünüz, ağladınız, heyecanlandınız, dedikodu yapıp ahkâm kestiniz. Orada, öylece, oturduğunuz yerde… Yeteri kadar! Yetti artık! Artık konu sizsiniz! İlgi odağında siz varsınız! Bu akşamın keşfi sizsiniz! ‘Seyirciye Sövgü’ sizleri oturduğunuz koltukta rahat ettirmeyecek”.

Bundan sonrası spoiler’a girer. Kayhan Berkin’in sorularımıza cevapları ise aşağıda…

Cesur ve farklı bir iş izliyoruz sahnede. En geriye sararsak “Seyirciye Sövgü”yü uyarlama fikri nasıl oluştu?

Cesur bulduğunuz için teşekkür ederim. Bu sezon oynadığım Hamlet ve Kanlı Düğün ile yönettiğim Bedel ve Hırsız oyunların kalabalık oyuncu kadrolu ve seyirci odaklı oyunlar olmaları sebebiyle belli bir yorgunluk hissetmeye başlamıştım. Versus Tiyatro olarak üzerinde büyük bir titizlikle çalıştığımız Othello prodüksiyonumuz önümüzdeki sezona sarkınca tiyatro ile ilgili kendimce taze bir nefes alabilmek ve biraz da büyük bir iştahla oynadığım Hamlet rolünün verdiği konforu yakmak için bu oyunu uyarlayıp oynamaya karar verdim.

Bildiğimiz anlamdaki izleyen/izlenen karşılaşmasını kırması, performans kavramını tartışmaya açması ve tiyatroyu ikincil olarak gerekli her şeyden arındırması oyunu seçmemdeki önemli etken oldu.

Oyuncu açısından da seyirci açısından da alışılmadık ve biraz da riskli bir durum var. Mesela arka koltuklardan çıkacağınızı tahmin etmiyorduk en başından. Seyirci evet tedirgin oluyor, siz tedirgin oluyor musunuz?

Oyununun seyirci için heyecan verici kısmı bence beklentilerinin sürekli ters yüz edilmesi ama bir yandan da ortada elinden bütün silahları alınmış bir oyuncunun bütün bunlara rağmen ilgiyi üzerinde tutabilmesi güçlüğü var. Bu bir karşılaşma ama iyi ya da kötü değil, farklı bir karşılaşma. Bu farklılığı önemsiyorum.

“Seyirciler oyunun bittiğine bir türlü inanmıyor”

Her seferinde başka bir seyirci profili var, ne kadar benzer verilen tepkiler? Sizin açınızdan da her seferinde başka bir deneyim oluyor mu?

Seyirci bir yerden sonra oynanan bir oyun metni olduğunu unutup işi kişiselleştiriyor onlarla sohbet ettiğimi zannediyor, laf atıyor, gülüyor, laf atıp atamama arasında kalıyor ve o sırada aklına gelen fikirleri paylaşıyor ama izlemekten bir türlü vazgeçemiyor.

İkinci durum ise oyunun sonunda seyircilerin bir türlü oyunun bittiğine inanmaması. Oyundan sonra salonda kalıp 15 dakika boyunca bir şeyler daha yapmamı bekleyen seyirciler oldu. Bu sebeple sizin izlediğiniz temsilden itibaren oyunun sonunu biraz daha keskinleştirip netleştirdim.

Benim her oyun maceram yaptığım işi olabildiği kadar sahici yapabilmekle ilgili. Ortada çok sıkı bir metin var (oyunun yüzde 75’i ana metin, yüzde 25’i uyarlama) hem metni koruyup, hakkını verip hem de oyuncu olarak seyirciden gelebilecek sürprizlere hazırlıklı olmaya çalışıyorum.

“Ödenek ayrılmaması, sansür rezillikleri dışında da çok sorunumuz var”

Entelektüel bakış açısı, genel geçer tiyatro söylemleri başta eleştirilen çok şey var metinde. Sizin tiyatro ya da Türkiye’de tiyatro konusunda en temel eleştirileriniz neler?

Devletin tiyatroya bakışı, ödenek bulamayan özel tiyatrolar ve sansür rezillikleri gibi hepimizin bildiği konular haricinde aslında Türkiye’de tiyatro ile uğraşan çok az insan var. Fazla olduğumuzu zannediyoruz ama niteliği geçtim, nicelik olarak bile herhangi bir batı Avrupa ülkesi ile kıyaslanamayacak kadar azız. Oyuncu, yönetmen, yazar ve tasarımcı vs. olarak ne kadar fazlalaşırsak oyunların daha da artacağına inanıyorum. Yeni tiyatro gruplarının, yeni mezunların, amatör ve yarı profesyonel bütün tiyatro yapıcılarının desteklenmesi taraftarıyım.

Tiyatro ile uğraşan insanlarda da Türkiye tiyatro pratiğini takip ile ilgili ciddi sıkıntılar var. Akademisyenler çok az tiyatro oyunu izliyor ama bir yandan da tiyatro pratiğinin içinde var olanlar da akademiye mesafeli. Bütün bunlara ek olarak tiyatrocular birbirlerinin oyunlarını da çok az takip ediyor.

Bu sezon Kadıköy, Beyoğlu, Şişli, Mecidiyeköy, Bahçelievler, Kartal hattındaki seyircilerle oynadığım ve yönettiğim oyunları takip etme fırsatım oldu. Mevcut yerlerdeki tiyatrocular ve seyirciler hep kendi bölgelerinde kendi kendilerini kapana kısmış durumdalar. Ama bana da sorsanız ben de mesela Konya’dan habersizim ya da Afyon’da ne yapıyorlar bilemiyorum. Şehir isimleri bir yana, İstanbul’da sıkışmış vaziyetteyim.

Bir yandan da hep işin olumlu kısmını görme taraftarıyım. Tiyatro platformları kuruluyor, oyuncu sendikası hala faal, sahneler birbirlerine ve tiyatro gruplarına destek olup Türkiye tiyatro pratiğini sürekli kılıyorlar.

Tiyatro dergileri basılı olarak ya da internet üzerinden hala çıkmaya devam ediyor ve her geçen gün sayıları artıyor. Tiyatro bloglarını da önemsiyorum, kişisel ya da grup olarak sürekli paylaşımda bulunuyorlar. Tiyatro ödülleri de hep eleştirilir, eleştirilmesi de normaldir ama ben onları da tiyatroyu ve tiyatrocuyu konuşturması adına önemli ve gerekli buluyorum.

Bütün bunların haricinde ortada Müstehak gibi bir tiyatro dergisi ve Baysan Pamay gibi bir seyirci figürü varken umudu kaybetmek zor.

Tiyatroya yönelme hikayesi sizde ilk nerede başladı, nasıl gelişti?

Aslında mesele yıllar önce sinema tutkusu ile başlamıştı ama o dönemde sinemada oyuncu olmak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir eğitim yapısı yoktu. Konservatuar yılları, yurt içi ve yurt dışı tecrübeleriyle beraber bu işten zevk aldığımı ve yaptıkça yapasım geldiğini gördükçe tiyatronun dipsiz kuyusuna düşmüş bulundum. Düşüş devam ediyor.

“Seyirciyle ilişki biçimine benzeyen bir şeyler yakalamaya başladım”

Temel bir psikoloji bilgisi istiyor mu bunu yapmak, o an tek tek seyirciye bakıyorsunuz, temel el kol hareketleri size bazı bilgiler veriyor mu o kişi hakkında? Ufak detaylardan karşısındakinin hayat hikayesini çözen Sherlock Holmes’ün karşısında oturuyormuşuz gibi bir tedirginlik yarattı seyirci olmak.

İlginç bir şekilde bahsettiğiniz şeyi oynadıkça ben de hissetmeye başladım. Oyun interaktif olmamasına rağmen bir anlamda seyirci ile oynandığından ilk temsildeki şapşallığı atlattıktan sonra üçüncü ve dördüncü temsillerde böyle bir ilişki biçimine benzeyen bir şeyleri yakalamaya başladığımı gördüm.

Tabii ki bu buluşta aslan payı oyunun yazarına ait. 1966 yılında yazılan metnin hala yenilikçi ihtimallere açık olmasından ötürü Peter Handke’nin vizyonunu etkileyici buluyorum.

İşin neşeli kısmında ise Sherlock Holmes’ün hikayesi ve hatta dizi versiyonunda oynayan Benedict Cumberbatch’in büyüklüğü de önemli bir faktör ki bize bu soruları sordurup üzerine düşündürtüyor. (PT)

KAYNAK